ANLAŞILMAYAN ADAM VINCENT
Bizi diğerlerinden farklı yapan nedir? Görünüşümüz mü, yaşadıklarımız mı, yoksa davranışlarımız ve savunduklarımız mı? Belki de dünya görüşümüzdür bizi birbirimizden ayıran. Bana göre insanları farklı
yapan şey dünyayı nasıl algıladıkları. Peki, neden
diğerleri gibi olmadığımızda sürüden dışlanmış
hissederiz? Neden hayatımızı kendimizi birilerine kabul ettirmeye çalışarak geçiririz? Bir yere ait olma hissi neden bu kadar önemlidir? İşte Vincent Willem van Gogh da hayatını bu
sorular denizinde batıp çıkarak geçirdi. Daha küçüklükten başlamıştı bu yalnızlık hissi. Van Gogh, ailedeki
ilk Vincent değildi. Küçük yaşta ölen ağabeyinin ismini de Vincent koymuştu ailesi. Van Gogh hayatı boyunca diğer Vincent’ın boşluğunu doldurmaya, ailesinin beklentilerini
karşılamaya çalıştı. Önce eğitimle denedi şansını, dini eğitim almaya başladı fakat dersler onu çok zorlayınca okulu bırakıp iş hayatına atıldı. Sonra yoksul bir bölgede öğretmenlik ve vaizlik yapmaya başladı. Orada da görevden atılınca ilk sinirsel çöküşünü yaşadı. Ne yazık ki önce ailesinde kendine
yer bulamadı sonra da toplumda. Onu bu koskoca dünyada anlayan tek insan vardı:
kardeşi Theo. Theo, Van Gogh’un hem en yakın
arkadaşı, hem kardeşi, hem de finansal destekçisiydi. Theo’nun gönderdiği bir miktar para ile yaşamını
devam ettirip resim malzemelerini alıyordu.
Van Gogh hayatı boyunca bir sürü
mektup yazmıştır ve büyük bir çoğunluğunu da kardeşi Theo’ya göndermiştir. Bu mektuplara iç dünyasını en şeffaf
haliyle yansıtmıştır. Önce Van Gogh ve ardından kardeşi Theo’nun ölmesinden sonra Theo’nun
eşi Johanna hem Van Gogh’un tablolarını hem de mektuplarını topladı. Johanna’nın
özenli ve dikkatli çalışması sonucu bugün Van Gogh’un eserlerini görebiliyor ve
mektuplarını okuyabiliyoruz.
“Çoğu
insanların gözünde neyim ben -değersizin biri ya da tuhaf, aykırı, hoşa
gitmeyen bir adam- toplumda kendine bir yer bulamamış, yer bulamayacak bir
yaratık, yani hiçten de daha aşağı bir şey.”
“İçimde
büyük bir ateş yanıyor, fakat kimse ateşin başında ısınmak için gelmiyor ve
yanından geçenler sadece dumanı görüyor.”
Van Gogh dünyaya
aşık bir adamdı -kendi algıladığı dünyaya- ve bir türlü o dünyasının dışına çıkıp gerçekliğe uyum sağlayamadı.
Kendi tasarladığı evreni çok daha güzel, çok daha sevgi
doluydu. Babasından gelen cömert kalbiyle çiçeklere, nehirlere, renklere, doğanın tüm güzelliklerine hayranlık besliyordu. Canlı
modelleri karşılayacak parası olmadığından beğendiği insanların portrelerini yapabilmek için
onlarla arkadaşlık kuruyor, doğal ışıkta çiçek, manzara, nehir gibi cansız
modelleri resmediyordu. Resimlerini salt gördüğü
şekilde değil
de algıladığı şekilde tuvale aktarıyordu. 19.yy’da
Fransa’da ortaya çıkan izlenimcilik (empresyonizm) akımından etkilenen
sanatçılar, gözlerinin gördüğü şekilde resmettikleri için Van Gogh’un
kendine has görüşünü kabul edemediler. Bu yüzden de Van
Gogh’un sanatı zamanının sanatçıları tarafından anlaşılamadı.
“Ah
Theo, tonlar ve renkler ne büyük şeyler! Bunları hissetmeyi öğrenemeyen biri
ise gerçek yaşamdan ne kadar uzakta!”
“…gözlerimle
gördüğüm şeyin aynısını yapmaya çalışmaktansa, kendimi daha güçlü ifade
etmek için renkleri daha keyfi kullanırım daha iyi.”
Eserlerine yoğun renkler,
kontrast ve darbeleri belli eden kırık fırça vuruşları hakim olan Van Gogh’un
tarzı, fovizm (renklerin tüpten çıktığı gibi çiğ kullanımı) ve ekspresyonizm (doğanın
olduğu gibi resmedilmesi yerine duyguların ve iç dünyanın algıladığı gibi
resmedilmesi) akımlarının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Daha sonra çağdaş
sanatın gelişimiyle birlikte fark edilmeye başlayan Van Gogh şimdilerde modern
sanatın babası olarak anılıyor.
Hayatı
boyunca 900’e yakın eser üretti fakat yaşamı süresince bunlardan sadece bir
tanesini (Arles’te Kırmızı Bağ) ölümünden 7 ay önce 400 frank’a satabildi. O
yaşamı boyunca anlaşılmayı beklese de insanlar onu ve sanatını ancak ölümünden
sonra anlayabildi. Resimlerine canlı ve sıcak renkler hakim olsa da hayatı bir
o kadar soğuk ve yalnız geçti.
“Sözcüklere
gerek kalmadan beni anlayacaklarını sandım.”
*Karanlığın
resmini çizmek*
Bir şeyi resmedebilmek için,
ışığa ihtiyaç
vardır. Işık
olmadan obje ne görülebilir ne de betimlenebilir. Bu yüzden karanlığı
resmetmek de sanatçılar için
bir sorun olmuştur.
Fakat Van Gogh karanlığı
tuvale renk ile yansıtmayı başarmış
ve gecenin ışığının
nesneler üzerinde
bıraktığı
etkiyi canlı renkleriyle gözler önüne sermiştir.
,*Van Gogh 1888’de daha sonra kulağını kesmesine yol açan
büyük bir çöküş yaşadı ve kendi rızası ile Fransa’da Saint-Remy-de-Provence akıl
hastanesine yattı.İşte tartışmasız en ünlü eserlerinden biri olan Yıldızlı
Geceler’i orada yaptı. Resim, hastanedeki yatak odasının manzarasını betimliyor.
* Van Gogh'un yaşamı boyu satabildiği tek tablo: Arles’te Kırmızı Bağ
*Van Gogh'un ilk tablosu: Patates Yiyenler. Van Gogh bu tablo için " Lambanın altında, ellerini tabağa uzatmış, patates yiyen bu kişileri çizerken, bu ellerin aynı zamanda o patateslerin yetiştiği toprağı işlemiş olan eller olduğunu da belirtmek istedim." demiştir.






Yorumlar
Yorum Gönder